copyright 2010 - 2018 * built with indexhibit

Diş, 2012* Üzerinde keskin ve ürkütücü derecede zarif dişler olan dirençli ve inatçı bir çene kemiğinin parçaları, bir balığı mideye indirdikten sonra geriye kalan; tek artık. Doğal ortamından ve de yeme - yenilme gibi günlük yaşam bağlamından çıkarak bir anlatıda hayat bulan kemik, bir mekanda nasıl görselleşir, küçük kemik parçaları bir sergi alanına nasıl yerleşir? ‘Öylece bırakılma’ tam da burada, o aranan cevabın karşılığı olabilir mi? Sergilemeye ilişkin cevaplar, dışarıda değil, belki de çoğu zaman bizi sanat yapmaya götüren başlangıçtaki anlatının kendi içinde saklı duruyor olabilir. Kemiğin ete bürünmüş bir önceki hali; balık, iki kişiyi bir yeme eyleminde bir araya getiriyor. Balıktan geriye kalan kemik ve dişlerdeki artıklar, ikinci bir ziyafet için bir de karıncaları bir araya getiriyor. Yemek sadece yemek değil, bir sosyallik ve belki de bir üretim potansiyeli de çünkü. Ve sonra… arta kalan çene kemiğinin çoğalttığı tüm hikaye, bir sergi alanında olası bir topluluğu bir araya getirecek. Kelimenin doğrudan ve dolaylı anlamıyla bir mekanın içinde bir kemik etrafında, bir kemik hika yesi etrafında bir araya gelmek de nebilir buna. ‘Etrafında bir araya gelmek’ adeta bir ritüel. Çünkü yemek de bir ritüel, avlanmak gibi. İnsan ve hayvan oluşa ilişkin ilksel olan ne varsa yeme ve avlanma ritüelinde yok mu zaten! Peki öyleyse bir sergide izleyici, katılımcı olmak? Sergi başlı başına bir ritüel. Bir sanatçı adeta bir avcı ise izleyici ile neyi, nasıl paylaşacak? Hikayenin içindeki avcı da bu soruyu sormadı mı kendine? Buradaki soru ise şu: Sergi mekanına bir ritüeli, bir hikayeyi nasıl kurmalı? Var olan her şey ancak duyularımızda var. Biz hissedelim diye balık (baştan) kokar. Ondan arta kalan kemik de kokuyor. Öyleyse kokuyu paylaşmak gerekiyor, buna sergi mekanında izleyiciye bırakılan bir koku armağanı demeli. Avlanmış, darbe almış bir balıktan geriye kalan tek şey ile olan ilişki, nihayetinde yaklaşmak - uzaklaşmak gibi fiziksel seçimleri de belirleyecek. İzleyici, kemiğin dışarıya ‘saldığı’ ile hikayeyi hissedebilir. İzleyici bir işe ne kadar açıksa, o işi o kadar hissedebilir. Fazlası yok; kemikten fazlası yok. Hissedebilirse balık artık onun zihnine kaçmıştır. Balığı hissederek, lezzetininin hakkını vererek yiyen, dişlerini ışığa tutup tutup inceleyen, dokunan, hem elinde hem zihninde evirip çeviren birine bırakılan bu kemik, sergi günü olan 12 Eylül’ün kırmak, aşağılamak, öldürmek, söndürmek istediği ışığın ve yerleştirmek istediği dipsiz yalnızlığın farkındalığıyla ve tam da onu hatırlayarak üretildi. Unutmak mümkün değil çünkü. *sergi metni Seda Yörüker tarafından yazılmıştır.