copyright 2010 - 2018 * built with indexhibit

Gregor ya da Ayağımın Altındaki Çıtırtı
Evrim Kavcar

Kafka’nın “Die Verwandlung” (Dönüşüm ya da Metamorfoz) isimli romanı, Gregor Samsa’nın, bir sabah sıkıntılı rüyalardan uyandığında, kendisini dev bir böceğe dönüşmüş olarak bulmasıyla başlar. Böceğin hangi böcek olduğu belirtilmez. İnsanlar tarafından, insani özellikler atfedilen, hatta bebek ya da çocuk muamelesi yapılan, “kızım”, “oğlum” ya da “yavrum” diye seslenilmesine aşina olduğumuz kediler ya da köpekler gibi değildir dönüştüğü hayvan. Böcektir. Böcek, “ay, ne kadar sevimli” denilmeyen, başı okşanmayan, “ıyyy” denilendir. Ateş böceği ya da uğur böceği gibi tek tük örnekler dışında, böcek bir gülümseten değil, istenmeyendir.
(Çoğu) insan, böceği (farketmeksizin) ezer. Bazıları, bile isteye ezer. Sigara izmariti gibi ayakkabısının tabanıyla ezer. Ya da zehirler. Ona dokunmak istemez. Böcek ne kadar küçükse, ezmek o kadar sıradanlaşır. Yanlışlıkla ezdiği bir böceğin, yani canlının başından ayrılamayan, ne yapacağını bilemeyen, kendi canından ayrı düşünemeyen insanlar olduğu gibi, özellikle öldürmekten zevk alanlar da vardır. “Böcek gibi ezmek”, nefret söylemlerinin parçası olmuş bir tabirdir. Eylemlerde halkın üzerine sıkılan biber gazının miktarı ve nasıl sıkıldığı, halka haşere muamelesi yapıldığını hissettirtmiştir. "Böcek muamelesi", kendinden olmayana, tereddütsüz yok etmeyi göze aldığına yapılan bir muameledir. Gregor Samsa, kendini bir böceğe dönüşmüş olarak bulduğunda, yatağının içindedir. Bir böceğe göre oldukça büyük olmakla birlikte, insan bedenine kıyasla boyu değişmemiştir. Yazar Vladimir Nabokov, Samsa’nın nasıl bir böcek olduğuna dair kafa yoranlar arasındadır. Kafka’nın İngilizce’ye çevrilmiş metninde düzeltmeler yapar; Almanca’dan İngilizce’ye çevrilirken kaybolan anlamlara işaret eder. Böceğin, hamamböceğine benzetilmesini yanlış bulur Nabokov; hamamböceğinin vücudu yassıdır. Gregor Samsa’nın dönüştüğü böceğin sırtı da karnı da yuvarlaktır; dış bükeydir. Karın tarafı parçalıdır. Yapısı, Nabokov’a göre kın kanatlı böcekleri andırır. Kanatlarını ise hiç keşfetmemiştir. Nabakov, Kafka’nın metnini, Gregor Samsa’nın tam olarak neye benzediğine bakmak üzere incelemiştir. (Nabokov1980 259-60) Vladimir Nabokov, Lectures on Literature (London: Picador, 1983) p. 259. Aslında Kafka’nın kullandığı deyim, “ungeheures Ungeziefer”dir. Stanley Corngold, “Bir Böceğe Bakmanın On Üç Yolu” isimli makalesinde, Gregor Samsa’nın dönüştüğü böceği tanımlamak üzere Kafka’nın kullandığı kelime çifti üzerinde durur: "ungeheuren Ungeziefer." Kafka, belli bir böcek türünü bildirmeyen, muğlaklığı ile çevrimenleri meşgul etmiş kelimeler seçmiştir. Corngold’un aktardığı şekli ile, “Ungeheuer” kelimesi etimolojik olarak “ailede yeri olamayan” ya da “evde bulundurmaya uygun olmayan” anlamını içerir. “Ungeziefer” ise, temiz olmayana, kurbana uygun olmayana işaret eder. Etimolojik olarak dinsel açıdan makbul olmayanı, “kirli” olanı çağrıştırır. Bu çağrışımı ile toplumsal bir dışlanmayı akla getirir. Gregor Samsa, ailenin geçimini sağlar; evde durmaz; oradan oraya gezerek kumaş satar. Pazarlamacıdır. Kızkardeşi çalışamayacak kadar küçüktür. Annesi astım hastasıdır. Babası, onu işe başlattıktan sonra kendisi işi bırakmıştır. Evin kirasını ödeyen de Gregor Samsa’dır. İşe gitmediği ve para kazanmadığı an, kendinden beklenileni vermediği an, kutsal aile kurumunun bir istenmeyenine dönüşür. Dev bir böcek.
Kırık, beyaz (renksiz) ve gerçek bir salyongozdan çok daha büyük bir çift salyangoz heykelinin ismi niçin “Gregor” olsun? İstanbul’da, İstiklal Caddesi’nin kalabalığında, şehrin enerjisi ve hızı içinde, gerek toplumsal gerek kişisel anlamda kayıpların bizi iyice kırılganlaştırdığı günlerde – ki bu her gün demek oluyor– zihnimde kırık ve dev bir salyangoz belirdi. Seneler öncesinden kulağıma yapışmış bir ses, zihnimdeki görüntünün kaynağıydı. “Gregor,” 2012 yılında, kulağıma yapışmış bu sesten, yani ayağımın altındaki çıtırtıdan doğdu.

Gecenin karanlığında yağmur altında kendinden büyük bir kutu taşırken, bastığım yerde bir şey çatırdadı. Bir çıtırtı ile çatırtı arasında bir ses. Zemin beton; etraf ağaçlık. Ağaç kabuğu olmasını umut ediyorum. Salyangozun ölü bedenini hiç görmüyor; çatırtı ise ayağıma yapışmış; çıkmıyor. Çıtırt sesi, insanın o kör ayağına yapışıyor ki, bastığı yere dikkat etsin. Hissedişi gelişsin. “Bastığın yere dikkat et” cümlesinin anlamını gecenin sessizliğinde yankılanan bir salyangoz çıtırtısı değiştiriyor. Sadece sen düşmeyesin diye sarf edilmiyor bu cümle. Ezmeyesin diye de söyleniyor. Bastığın yere dikkat et; ezmeyesin. Hele ki yağmurlu günlerde.

“Gregor”, bir değil iki heykelden, bu heykellerin ardında asılı bir çizimden ve bir de duvar üzerine yazdığım “ayağımın altındaki çıtırtı” yazısından olşuyor. “Fabl” sergisinde gördüğümüz ise, sadece iki heykelden oluşan parçası: Gregor’lar. İlk yapıldıkları yer olan Sadri Alışık sokakta, İstiklal Caddesi’ne yakın ve fakat kalabalığından uzak bir köşesinde, zamanı yavaşlattılar. Yüzlerce salyangoz fotoğrafı ve videosu, salyangoz kabuğunu ve salyangozun kendisini incelememe, salyangoz ile yeni baştan tanışmama neden oldular. Yıldız Parkı’nda salyangoz toplayan, evde besleyen, sonra tekrar parka salan arkadaşımın ufaklık kızı ile daha iyi tanışmamı sağladılar. Birbirine çarpan ve çarptıklarının farkında olmayan alışveriş, gösteriş ya da bazen sadece telaş içindeki kitleler tarafından yutulmamak üzere bizi “Sakin!”liğe davet ettiler. Gregor’lar, ilk sergilendikleri yer olan Borusan Müzik Evi’nin Necmi Sönmez’in küratörlüğünü yaptığı “INSERT” projesi dahilinde, İstiklal Caddesi’ne bakan bir camekanda, uzun bir süre durdular. Bu süre, içinde Gezi Hareketi’nin hreketliliğine de tanık oldular. Ayrıca, onları “Müslüman mahallesinde salyangoz satmak” deyimindeki salyangozlar olarak düşünmemiştim; fakat Mardin’e taşındıklarında, bu çağrışımın da dile getirilmesine neden oldular. Tüm yavaşlıkları içinde, heykellerin maceraları bol oldu. Gregor Samsa’nın Gregor’uyla aynı ismi paylaştıklarından daha da emin oldum bu süreç içinde oldu bu.

Kendini dev ve kırık iki adet salyangoz heykeli ile "ayağımın altındaki çıtırtı" yazısı arasında bulmak. Kendini fazlasıyla beyaz bulmak. Yazıdaki çıtırtının sorumluluğunu almak. Yanlışlıkla da bassan, sen bastın ve ölmesine neden oldun. Cansız bulmak. Vitrinde bulmak. Yapay bulmak. Bıraktığından daha büyük bulmak. Bir ezmek, iki bulmak. Otoportre olarak iki adet kırık beyaz salyangoz heykeli. “Aynı salyangoz gibisin” pek rastlanan bir benzetme değil. İnsanları hayvanlara benzetirken, yavaşlık açısından benzetildiğimiz hayvan, salyangoz değil kaplumbağa. Evini sırtında taşıma anlamında da yine benzerlik kurulan kaplumbağa. Salyangozun salgıladığı sümük mü onunla benzeşimi zorlaştıran? Benzeşmediğimizi düşündüğümüz şey ile kur(a)madığımız özdeşleşme, kendimize benzetememe, merak yerine çoğu zaman soğuk bir mesafe oluşturmakta. Neyse ki Gregor’u yaparken burnum çok aktı. Heykellerde, yazıda ya da çizimde ise sümük yoktu. bir "abject" olarak nitelendirilecek bir malzeme tercihi yoktu. Ayağımın altındaki çıtırtının hatırası, iki kırık beyaz nesne ve fantastik bir çizim vardı. Aralarında mesafe vardı. Aralarında yürüdüm. En sık misafir edenler, kirli beyaz bir İstiklal caddesi kedisi ve çocuklardı. Salyangozun kabuğu çok kırılgan olurdu. Bu heykellerden ise birinin içi dolu diğerinin içi boştu. Birbirlerine bakıyorlardı. Çizimdeki salyangozumsu şeyin de sırtı izleyiciye dönüktü. İZleyiciye bakan tek şey, duvardaki yazıydı. Okunmak üzere. Ayağımın altındaki çıtırtı. Bazılarına gülecek malzeme çıktı. Ne güzel. Neymiş. Ayağımın altındaki çıtırtı. Bu kaba dünyada hah bir o mu kalmıştı mesele edecek. Yürüdüğüm yerlere dönüp baktım; parlaklık yoktu. Her an devcileyin bir ayak inebilirdi üzerimize. Neyse ki aralıklar, dehlizler, çatlaklar, yaşamayı bildiğimiz yerlerdi. Kırık salyangozlar aşkına!

(bu deneme, arte sanatın davetiyle katalogda yayınlanmış; zaman içinde ufak değişikliklere maruz kalmıştır.)